46.ULUSLARARASI ANTALYA ALTIN PORTAKAL

FİLM FESTİVALİ’NDEN İZLENİMLER

 

 

46.Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, 10 Ekim Cumartesi gecesi, Atatürk Kültür Merkezi’ndeki Cam Piramitte gerçekleştirilen açılış töreniyle başladı. Halit Kıvanç ve oyuncu Nehir Erdoğan’ın sunuculuklarını yaptıkları törenin açılış konuşmalarını Festival Genel Sanat Yönetmeni Vecdi Sayar, AKSAV Yönetim Kurulu Başkanı ve Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Prof.Dr.Mustafa Akaydın ve Antalya Valisi Alaattin Yüksel gerçekleştirdiler. Bu seneki festivalin dikkat çeken özelliklerinden birisi, festival programında 60’ların Türk sinemasına ayrılan Bölüm. Açılışa da Türk sinemasının bu bağlamdaki önemli filmlerinden gösterilen parçalar ve o dönemin önemli filmlerinde oynamış oyuncuların takdim edilmesi damgasını vurdu. Gene bu bağlamda eski Türk filmlerine de eşlik etmiş önemli Türk sanat müziği parçaları, sanatçı Melahat Gülses tarafından bir konser aracılığıyla sunuldu. Bu bölüm ve şarkılar biraz uzunca olsa da, Antalya halkı ve festival konukları Türk sinemasının yıldız oyuncularıyla buluşmuş oldu.

Bu seneki festivalin ulusal uzun metraj yarışma bölümüne başvuruda bulunan 43 filmin arasından ön elemeyi geçen 16 film katılıyor. Diğer yandan uluslararası yarışmada ise ön elemeyi geçen 12 film bu seneki festivalde yarışıyor. Festivalde ulusal belgesel film yarışması bölümünde ise 25 film yarışıyor. Ayrıca kısa metrajli film yarışmasında ise, başvuruda bulunan 234 kısa metrajlı filmden 26’sı yarışmaya katılma hakkı kazandı.

 Ulusal uzun metrajlı film yarışmasına katılan filmler hakkındaki izlenimlerimizi sizinle aşağıdaki satırlarda paylaşacağız. Bu seneki festivalde ayrıca onur ödülleri de dağıtılacak. 14 Ekim Çarşamba gecesi gerçekleştirilecek olan onur ödülleri töreninde, Vedat Türkali, Ülkü Erakalın, Yalçın Tura, Sevdağ Ferdağ, Bob Refelson, Bille August, Halil Dede ve Erol Günaydın’a ödül verilecek. Ayrıca 40.sanat yılını dolduran Kadir İnanır’a da, 11 Ekim gecesi özel ödül verildi.

 

                                                                                                          BAŞKA DİLDE AŞK

 

Ulusal Uzun Metraj Film Yarışmasına katılmaya hak kazanan filmlerden yönetmenliğini İlksen Başarır’ın yaptığı ve ilk uzun metrajlı filmi olan ‘Başka Dilde Aşk’, festivalin ikinci gününde AKM’de yapılan galasıyla seyirciyle buluştu. Başrollerinde Mert Fırat ve Saadet Işıl Aksoy’un oynadığı film, işitme engelli bir genç olan Onur’la, bir firmanın çağrı merkezinde çalışmaktan sinirleri gerilmiş ve bu gerginliğin ilişkilerini de etkilemeye başladığı Zeynep’in imkansız görünen aşklarını anlatıyor. Genç kuşağın ilişkilerini ve bu bağlamda Türkiye’de değişen toplumsal ilişkilerin ve yaşamların ipuçlarına ilişkin göndermelerde de bulunan Başka Dilde Aşk’ın görüntü yönetmenliğini ise Hayk Kirakosyan yapmış. Filmin en olumlu özelliklerinin başında görüntü yönetmenliğinin geldiğini söylemek abartılı kaçmayacaktır. Temiz görüntüleri, özenli çerçeveleri ve başarılı atmosfer yansıtmaları yapan aydınlatma tasarımı, filmin görüntülerinde öne çıkan özelliklerinin başında geliyor. Aslında Başka Dilde Aşk, temiz işleyişiyle ve akan sinema diliyle iyi işleyen bir film etkisi yaratırken, çağrı merkezi elemanlarının kötü çalışma koşullarına ilişkin yaptıkları müsamereyi andıran protesto gösterileri ve eylemler filmi yapaylığa düşmekten kurtaramıyor. Abartılı diyaloglar ve büyük resime ilişkin didaktik öneriler ise filmi tuzağa düşürüyor ve etkisini nötralize ediyor. Filme ilişkin akılda kalan tortu ise görüntüleri dışında, en iyi erkek oyuncu ödülüne aday görünen Mert Fırat’ın oyunculuğuyla film müzikleri oluyor.

 

BORNOVA BORNOVA

 

Bu seneki yarışmada, ‘Made in Europe’ dan sonra çıkışını sürdürmeye devam eden genç yönetmen İnan Temelkuran’ın ‘Bornova Bornova’ filmi dikkati çekiyor. Filmin başrollerini Öner Erkan, Kadir Çermik, Damla Sönmez ve Erkan Bektaş paylaşmışlar. Temelkuran’ın yoğun diyaloglarıyla dikkat çeken filmi, doz aşımlı konuşmaları sevmeyen seyirciler için bir handikap olarak görünse de, İnan Temelkuran’ın sinemasında bir üslup belirtisi olarak öne çıkıyor. Ayrıca Temelkuran’ın filmindeki konuşmalar yoğun olsa da, başarılı yazılmış olmaları sayesinde ve asıl önemlisi başrol oyuncularının yalın ama etkili oyunculuklarıyla filme önemli bir ivme kazandırıyor. Temelkuran’ın sineması, doz aşımı diyaloglarına karşın, sinema dili açısından da iyi işliyor. Uzun ve genelde sabit çekim ölçeklerine karşın yönetmenin ileride Türk sinemasında daha farklı işler de ortaya çıkarma olasılığının ipuçlarını veriyor. Diğer yandan uzayan planların çekimlerini gerçekleştirme sürecinde, yukarıda saydığımız başarılarını, ışık devamlılığı açısından sağlayamıyor ve film bazı teknik zaaflar içeriyor. Filmin dikkat çekici özelliklerinden bir diğeri ise jeneriği. Aşırı pozlamaya doğru giden değişimler içeren jenerik, filmin duygusunu başlangıç itibarıyla seyirciye yansıtıyor. Sinemanın bir sanat olduğu gerçeğine karşın, seyircilerin bazıları film sonrasında yapılan söyleşi de uyuşturucu kullanımı ve yoğun küfürlü diyaloglara tepki gösterse de, bu unsurlar film içinde yönetmenin ele aldığı dünyanın gerçekleri olarak filmin bütünü içinde yerine oturuyor.

 

BABAM BÜFE

 

Festivalin ilk günlerinde galası yapılan bir diğer film ise ‘Babam Büfe’. Yönetmenliğini Meriç Demiray’ın yaptığı filmin başrollerinde Turan Özdemir, Levent Tülek, Nalan Kuruçim ve Caner Çandarlı oynuyor. Film çıkışı olmayan sıradan insanların, çıkış bulma umuduyla kendilerini aldatırken, yaşamı aldatamamalarının öyküsü üzerine kurulu. Aslında oldukça basit bir öyküden yola çıkan ve hep kaybeden apartman görevlisi Cemal ile kameraman Korcan’ın umutsuz öyküsü, yönetmenin mesajını daha etkin vurgulama tercihiyle yaratıcı sayılabilecek başlangıcına karşın, melodram klişelerinin tuzağına düşerek şansını zora sokuyor.

 

UZAK İHTİMAL

 

Festivalde galası gerçekleştirilen filmlerinden bir başkası ise, 16. Adana Altın Koza Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışmasında En İyi Yönetmen Ödülünü kazanan Mahmut Fazıl Çoşkun’un yönettiği ‘Uzak İhtimal’. Başrollerini Nadir Sarıbacak, Görkem Yeltan ve Ersan Uysal’ın paylaştığı film, müezzinlik yapan Musa ile rahibe Anna’ya bakıcılık yapan Clara’nın karşılaşmaları ve aralarında oluşan kıvılcımlara ve din, ırk gibi ötekileştirici yaklaşımlara karşın iletişim kurma çabasının insana özgü bir olgu olduğunun altını çiziyor. Son derece yalın ve sıradanmış gibi görünen öyküsüyle film 90 dakikalık süresine karşın sinematografik bir anlatım oluşturuyor. Yönetmen Fazıl Çoşkun’un ilk uzun metrajlı film çalışmasında ise, onun yönetmenlik becerisi iki genç oyuncunun ve özellikle Nadir Sarıbacak’ın şapka çıkarılacak oyunundan güç buluyor. Sarıbacak’ın, bu sene En İyi Erkek Oyuncu dalında Altın Portakal’ın iddialı adayları arasında olduğunu belirtmek gerekir. Diğer yandan öyküsünü anlatma açısından oluşturduğu  başarıya  karşın, filmin başta netlik olmak üzere pek çok teknik zaafı olduğuna dikkat çekilebilir. Kültürel ve sanatsal üretim açısından bir sanat olarak sinemanın, ucuza film çekildiği zannedilen sayısal kameralarla günümüzde üretilme koşullarının daha kolay ve demokratik olmasına karşın, özellikle HD kameralarla yapılan filmler; ilgi çekici ve heyecan verici öyküler içerseler de, zaman zaman teknik koşulların yetersizliğine yenik düşebiliyorlar. Böylesi durumlar ise filmin biçimini oluşturan estetiğin oluşmasına olumsuz katkılarda bulunuyor. Uzak İhtimal, 16 mm çekilen bir film ve görüntülerinin neredeyse yarısından fazlası netlik dışı. Diğer yandan renkleri açısından da bir karmaşa hakim. Böylesi filmlerin öykülerini etkili bir şekilde anlatmalarını övgüyle karşılarken, biçimsel unsurları önemsememek zorunda kalmalarını anlayışla karşılamak zor. Maddi koşulların yetersizliği vb. durumlardan kaynaklanan koşulların, filmin estetik boyutunun zayıflamasına neden olacak durumların ortaya çıkmasına izin vermemek gerekir.

  

BEŞ ŞEHİR

         

Festivalde galası yapılan bir başka film ise yönetmenliğini Onur Ünlü’nün yapmış olduğu ‘Beş Şehir’. Filmin başrollerinde Bülent Emin Yarar, Beste Bereket, Tansu Biçer, Ahmet Rıfat Şungar gibi oyuncular rol almışlar. Film sorunları olan, mutsuz insanların birbiriyle organik bir ilişki içersinde gelişen öykülerinden oluşuyor. Beş Şehir, Onur Ünlü’nün beşinci uzun metrajlı filmi. Önceki filmleriyle kazandığı deneyim, onun sinematografik elemanları kullanma beceresinde kendisini gösteriyor. Mekan ve oyuncu, ses ve müziği kullanma açılarından Ünlü,  filminin dünyasını kurarken belli bir düzey tutturuyor. Onur Ünlü, filme dinamik bir ivme ve sağlam bir sinema diliyle giriş yapıyor. Film 5 epizottan oluşuyor ve her epizota benzer ve değişik sorunları olan mutsuz insanlar Aydın, küçük Osman, Şevket ve kedi, Tevfik öğretmen ve kızı Dilek konuk oluyorlar. Aslında Ünlü, filmini ortak bir tema bağlamında ve birbiriyle organik ilişkisi olmayan insanlar üzerine kurup öyküsünü onların üzerinden anlatmış olsaydı, belki de Yeni Türk Sinemasının önemli yapıtlarından birine imza atmış olacaktı. Fakat polis olan Aydın’ın merkezinde olduğu 1. Epizottan sonra, filmin temposu düşmekle kalmıyor, yönetmen doğrusal olmayan farklı bir kurgu yapısını denerken kontrolü kaybetmiyor, ama kontrolsüz bir anlatımı benimsemeyi tercih ediyor ve olaylar çığrından çıkıyor. Onur Ünlü, mutsuz ve kaybetme dışında başka şansları olmayan tutunamayan karekterlerini ise filmin sonunda teker teker öldürüyor. Çizgi film estetiğine dönüşen filmi ise, Ahmet Kaya’nın ‘damardan’ şarkısı ‘Beni Vur’ bile kurtaramıyor.

  

İKİ DİL BİR BAVUL

 

Festivalin ilgi çeken ve öne çıkan filmlerinin başında ise yönetmenliğini Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan’ın yapmış olduğu ‘İki Dil Bir Bavul’ geliyor. Başrollerinde Emre Aydın ve Zülküf Yıldırım’ın oynadığı ve girdiği her festivalden ses getiren İki Dil Bir Bavul, 16. Adana Altın Koza Film Festivali’nde Büyük Jüri Yılmaz Güney Ödülü ile SİYAD En İyi Film ödüllerini almıştı. İki Dil Bir Bavul, ücra bir Doğu Anadolu köyünde nüfusu kürt olan ve çok azının Türkçe bildiği çocuklara Türkçe öğretmek için tırmalanan Denizli’li ve gerçek öğretmen olan Emre Aydın’ın, çok yoksul ve eğitimsiz insanlarla olan ilişkilerini ve çabalarını anlatıyor. Aslında belgesel bir film olan İki Dil Bir Bavul, yalın sinema dili ve nesnel yaklaşımıyla çarpıcı bir etki oluşturuyor. Bu etkiyi tekrara düşen okul sahneleri ve öğretmenin nereden çıktığı anlaşılamayan otomobili bile silemiyor. Manipülasyon olmayan ve gerçek yaşamına devam eden yerel halkın oyunculuk yaptığı filmde, yaşanılan mekanlar, çocukların insanı utandıran garibanlıkları ve yoksulluk, filmin yalın sinema dilinin etkisiyle seyirciye geçiyor. Filmin samimi diyaloglarına zaman zaman seyirciler gülerek tepki verseler de, gülüyoruz ağlanacak halimize özdeyişi filmi izlerken egemen oluyor. İki Dil Bir Bavul, sinemanın yaşamı, insana özgü olgu ve sorunları anlatmadaki öneminin altını çizen bir yapıt. Filmin son görüntülerinin üzerine jenerik yazıları düşmeye başladığı andan itibaren ve salondan da çıktıktan sonra etkisini sürdürüyor.

 

KARA KÖPEKLER HAVLARKEN

 

Festivalde 14 Ekim Çarşamba günü galası yapılan filmlerden ‘Kara Köpekler Havlarken’, yönetmenliğini Mehmet Bahadır Er’in yapmış olduğu bir film. Başrollerinde, Cemal Toktaş, Volga Sorgu, Erkan Can, Murat Daltaban rol almışlar. Filmin senaryosu da Mehmet Bahadır Er tarafından yazılmış. Kara Köpekler Havlarken’in, bir ilk film olarak, öyküsünü anlatmak açısından bir sinema dili oluşturduğu söylenebilir. Yaşamın varoşlarına hapsolmuş karanlık ilişkilerin insanlarının yaşamla ve birbirleriyle ilişkileri üzerine yoğunlaşan filmde, iki yakın arkadaş Selim ve Çaça düşleri doğrultusunda hayattan aldıkları payı büyütmek isterler. Ama bu sandıkları kadar kolay olmaz. Büyük kara köpekler, küçük kara köpeklerin varoş jargonuna aşina üsluplarının vites büyütmek için yeterli olmadığını onlara yaşamlarıyla ödetirler.

Yönetmen, öyküsünü anlatmak açısından belli bir sinema dilini oluşturmuş görünmekle birlikte, filme egemen olan yoğun argo diyaloglar ve sınırlı mekanlar sıkışma, filmin bir süre sonra  tekdüzeliğe düşerek başlangıçta oluşturduğu ivmeyi eksiltmesine neden oluyor. Bu karanlık dünyanın içinde umuda dair bir kırıntı oluşturmak adına Selim ve Ayşe’nin naif aşkları ise, filmde bir renk lekesi etkisi yaratıyor. !990’ların sonrasında ortaya çıkan bağımsız sinema anlayışı, sinemamız açısında çok çeşitli ve kişisel filmlerin de yapılmasına fırsat tanımış olsa da, diğer yandan çoğu ucuz koşullarda gerçekleştirilen bu filmlerin teknik altyapısında ve biçime ilişkin estetik boyutlarında sorunlar oluşuyor. Teknik kriterleri olması gerektiği gibi çözümleyen filmlerle kıyaslandıklarında ise, görüntülerin büyük kısmına fluluğun egemen olmaya ve renk tanımlamalarında sapmalar yaşanmaya başladığını görüyorsunuz. Her ne kadar bir filmin özü de çok önemli olsa da, biçimi oluşturan teknik zaafları olan filmleri izlemek de bu bağlamda zorlaşmaya başlıyor.

 

 

GÖZLERİMİN ÖNÜNDE (MİN DİT)

 

Yönetmenliğini Miraz Bezar’ın yaptığı ‘Gözlerimin Önünde’, festivalde bir fenomen olarak dikkati çekti. Bu dikkati çekiş medyanın da filmin yaratıcılarının üzerine üşüşmesine ve film hakında görüş ifade etmekten çok, yargılamada bulunan veya taraftar olan seyircilerin birbiriyle gergin diyaloglar oluşturmalarına neden oldu. Yönetmen Miraz Bezer, bir film yönetmeni olarak oldukça şanslı. Çünkü kendisini ailesi olarak gören bir yaratıcı ve teknik ekiple çalışmış. Bu imece, gönüllü çalışma isteği ise yönetmenin belittiğine göre son derece az parayla kotarılmış bu filmin sinema dili açısından önemsenmeye değecek bir düzey turturmasına neden olmuş. Özetle yakın geçmişte daha somutlaşan ve ‘demokratik açılım’ bağlamındaki görüş ve düşünceler ışığında ülkemizin en önemli sorunlarının başında gelen kürt sorunu üzerinde yoğunlaşan filmin başrollerinde ise Şenay Orak, Muhammed Al, Hakan Karsak, Suzan İlir rol almışlar. Festival ortamında çevremdeki sinema yazarları ve yönetmenlerin bazıları film hakkında ve oyunculuk performanslarına ilişkin değişik görüşler öne sürseler de, çoğu amatör olan oyuncular filmde başarılı bir performans tutturuyorlar. Özellikle baş rolde oynayan Şenay Orak, kısa bir tiyatro deneyimine karşın son derece doğal ve duyarlı bir oyunculuk düzeyi tutturuyor. Gerek filmin yaratıcı kadrosu gerekse de sinemacılar, filmin gösterimi sırasında gergin olaylar yaşanabileceğini düşünüyorlardı. Film, bir JİTEM subayı tarafından, örgütsel ilişkileri olduğu tahmin edilen bir karı kocanın, bir yakınlarının düğününden dönerken yolda polis tarafından durdurularak kontrol bahanesiyle çocuklarının gözleri önünde öldürülmeleri ve sonrasında çocukların sahipsiz kalarak yaşadıkları dramı anlatıyor.

Yönetmen Miraz Bezar, filmiyle anlatmak istediği dünyayı üç sahipsiz küçük çocuğun yalnız kalmalarıyla yaşadıkları dram üzerine oturtmuş görünse de, Türkiye’deki Kürtlerin sorun ve beklentileri ve bu bağlamda illegal örgütlenmelerle ortaya çıkan faali meçhul cinayetler olgusu üzerine yoğunlaşıyor. Yönetmen Bezar, barışçı bir film yaptığını vurgularken, Kürtlerin de çıkarları doğrultusunda insani ilişkiler açısından duyarsız olabileceklerinin altını çiziyor. Filmin etkili olan tarafı özünden, içeriğinden ziyade öyküsünü ele alma biçiminden kaynaklanıyor. Gerek özenli çerçeveleri ve tertemiz görüntüleri, gerekse de öyküsünü anlatma açısından kurguyu oluşturma becerileri öne çıkıyor. Diğer yandan çocukların bir gece ateşin çevresinde otururlarken söyledikleri türkü ve içerdiği mesaj filmin özenli, kaba propaganda içermeyen düzeyine zarar veriyor. Üzerinde biraz düşünmeye başladığınız zaman ise, karakterlerin oluşturulmaları ve filmin finalini oluşturan bildirili eylem gibi olguların filmin bütünlüğünde tutturmaya çalıştığı düzeye zarar verdiği fark ediliyor. Filmin bir başka özelliği ise bugüne kadar ülkemizde ilk kez Kürtçe çekilmiş bir film olması. Gözlerimin Önünde, En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Görüntü Yönetmenliği dallarında ödül almak açısından iddialı olabilir.

 

İLKBAHAR SONBAHAR

 

46. Uuslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında galası yapılan ve usta yönetmen Yavuz Özkan’ın yönettiği filmin başrollerinde Alpay İzbırak, Yiğit Serdemir, Sermet Yeşil, Cengiz Tangör, Nehir Çinkaya rol almışlar. Türk sinemasının toplumsal bilinç ve entelektüel birikime sahip yönetmenlerinden olan Yavuz Özkan, son filmi olan İlkbahar Sonbahar’da, dünyanın dönüşümünden memnun olmayan 68 kuşağından olan eski bir  yönetmeninin hayata müdahale etmeye karar vermesiyle bir film çekmek amacıyla internetten gençlere manifesto yayınlaması, ailesinden kalma arazi ve kır evini ipotek etmesi, yeni bir üretim ahlakı oluşturma isteğiyle ön elemeyi geçen gençlerin kolektif çalışma sürecinde ki çatışmalarını anlatıyor.

Yavuz Özkan, aslında bir filmin oluşum ve çekim sürecini bir metafor olarak ele alarak, yaşama ve ilişkilerine benzeyen bu süreci yaşamı anlama ve anlatmaya dönük bir eğretilemeye dönüştürüyor. Bir bakıma bir soyutlama yaparak, 68 kuşağının duyarlığı ışığında anlaşılması zor olan günümüz gençliğini ve yaşamın dönüşümünü mercek altına alıyor. Fakat görüntülerle anlatmak istediği olguların karşılığının üretilmesinde, sıkıştırılmış bir mekanda prefabrik ev ortamında geçen filmin sinema dili teatral bir anlatıma daha yakın düşmeye başlıyor ve sıradan bir seyirci gözüyle filme yaklaşmıyorsanız; teksten bir film çekmek yerine bir tiyatro oyunu gerçekleştirilse hangisi tekste daha yakın olabilirdi sorusu akla takılıyor. Başlangıç ve sona eriş teması üzerinden öyküsünü anlatan Özkan’ın filminde, yönetmeni dışında öne çıkan bir karekter ya da karekterler oyunculuk açısından dikkati çekmiyor.

 

 

KISKANMAK

 

Sinema çevresinin merakla beklediği ve 46. Uuslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında galası yapılan Kıskanmak, Zeki Demirkubuz’un son filmi. Başrollerinde Nergiz Öztürk, Berrak Tüzünataç, Serhat Tutumluer, Bora Cengiz rol almışlar. Kıskanmak, 1930’larda Zonguldak’da geçen bir dönem filmi. Film, Nahit Sırrı Örik’in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmış. Zeki Demirkubuz, bir dönem filmi yapmak veya uyarlama yapmanın kendisini ilgilendirmediğinin gala sonrasındaki söyleşide altını çizdi. Kıskanmak romanını, kendi anlatmak istediği dünyaya uymasından dolayı tercih ettiğini, ayrıca dönem filmi yapmak gibi bir kaygısı olmadığını belirtti. Film, kasvetli kömür kentine kısa süre önce taşınan maden mühendisi Halit, güzelliğiyle ün salmış karısı Mükerrem, Halit’in sığıntısı kız kardeşi Seniha ve kentin en zengin ailesinin oğlu Nüshet’in arasında geçen tutku ve iktidar mücadelesinin öyküsünü anlatıyor.

Zeki Demirkubuz, 1990’larda Türk sineması yeniden kurulurken onu inşa eden yönetmenlerin başında geliyor. Kendisi artık fikren katılmasa da, 90’larda öne çıkan ‘bağımsız Türk sineması’nın öncülerinden. Başta Dostoyevski olmak üzere kendisini besleyen referans kaynakları bağlamında sinemasında insanı, insana değgin özellikleriyle anlatıyor. Kıskanmak, diğer Demirkubuz filmlerinden farklı olarak bu sefer kendisine atmosfer olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarının hemen sonrasında, taşradan küçük burjuva insan ilişkilerini temel alıyor. Fakat Demirkubuz, kendisinin de belirttiği gibi Cumhuriyetin kuruluş felsefesini irdelemek ve o dönemin heyacanına tanıklık edecek bir öykünün peşinde değil. İnsanın doğasında varolan en temel içgüdülerden kıskanmak olgusunun, Nahit Sırrı Örik’in romanıyla kesişmesi, onun bu romandan uyarlamaya girişmesinde etken olmuş. Farklı insan panoramalarının ve sınıfsal ilişkelere bağlı olarak değişen insan yaşamlarının, duygularının kesişmeleri ve çatışmaları üzerinde geziniyor film.

Zeki Demirkubuz, her ne kadar dönem sineması yapmakla ilgilenmese de, dönem sinemasının içermesi gereken her türlü detayı filminde gerçekçi bir biçimle yansıtıyor. Diğer yandan temelde gölgede kalmış ve ötekileştirilmiş bir genç kadının buyurgan ve duyarsız ağabeyini kıskanmasından kaynaklanan ilişkinin zemininde insan doğasının içerdiği gizemleri yansıtmak açısından seçilen olay örgüsü ve karekterlerin ele alınışında bazı sorunlar oluşuyor. Filmin açılış sahnesinde yörenin en zengini olan Hayrettin bey ve Nuriye hanımın oğulları Nüshet hakkında güzel kadınları muhakkak elde ettiğine dair yayılan şayia, güzelliğinin bilincinde olmasından dolayı küstah ama kibar ve incelikli Mükerrem’in, bu kadınsı genç erkeğe kolayca kendisini teslim etmesini açıklamıyor. Hele kocasıyla aralarındaki ilişki hakkında bir zemin olmayınca, genç ve güzel kadının, antipatik bir genç adamın kolayca fahişesi haline gelmesi havada kalıyor. Filmin olay örgüsünü sunumunda, sonlarda yer alan ve Seniha ile ağabeyi Halit arasında pazarlık konusuna dönüşen Erenköy’deki köşkün de film içinde boşlukta kaldığını belirtmek gerekir. Konvansiyonel sinemanın unsurlarının belirgin olarak önde göründüğü Kıskanmak da, belirtilen olguların sinema diliyle ifadesi açısından bazı eksiklerin oluştuğu hissediliyor. Kıskanmak, öyküsünü anlatmak açısından oldukça başarılı bit atmosfer yaratıyor. Mekan tanımlamaları, görselliğin düzenlenmesi, aydınlatma tasarımı ve kamera kullanımı başarılı bir şekilde öyküye hizmet ediyor. Filmin en iyi sanat yönetmenliği, en iyi kadın oyuncu dallarında iddiasının olabileceğinin altını çizmek gerekir. Diğer yandan yeni sinemacılara ve ayrıksı işlere imza atmış olan yönetmenlere jürinin pirim vermemesi durumunda en iyi film ve en iyi yönetmenlik dallarında da filmin iddialı olabileceğini belirtmek gerekir.

 

                                                                                                    40

 46. Uuslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında galası yapılan bir başka ilk film ise yönetmenliğini Emre Şahin’in yaptığı 40. Filmin başrollerinde Ntara Guma Mbaho Mwine, Ali Atay, Yosi Mizrahi, Deniz Çakır, Rıza Akın rol almışlar. Tutanamayan ve çıkış arayan insanların arayış süreçleri filmin merkezine oturuyor. Doğudan İstanbul’a göçerek kendisine fırsat yaratmaya çalışan Metin, Nijerya’lı göçmen Godwill ve düşlediği yaşama, yaşadığı hayatın iki numara küçük geldiğini düşünen hemşire Sevda. Hepsinin derdi amiyane tabiriyle içinde yaşadıkları koşullardan bir fırsat yaratarak ‘yırtmak’ tır. Godwill ise Paris’te olduğunu öğrendiği aşık olduğu kızın peşini takip ederek ona ulaşmak çabasındadır. İnsani olmayan koşullarda çalışarak para biriktirmeye çabalayan Godwill, kısmen filmin olumlu ve insani özelliklerini kaybetmemiş bir karakterini oluşturur. Ama o da çaldırdığı parasını ararken gökten düşen içi para dolu çantayı almaktan çekinmez.

Yönetmen Emre Şahin, ilk filminde başarılı bir sinema dili oluşturmuş. Öyküyü başarıyla karşılayan biçim tercihi, son derece dinamik bir kamera kullanımıyla seyirciye karekterlerin içinde yaşadıkları cangılın etkisini başarıyla geçiriyor. Diğer yandan filmin anlatımını zenginleştiren kurgu tercihi, Alejandro Gonzalez İnarritu’nun yönettiği ve başrollerinde Sean Pen ve Naomi Watts’ın oynadığı 21 Gram’dan etkilenmeler olduğunu anımsatıyor. 40, Emre Şahin’in ilk filmi olmasına karşın, özellikle biçimsel ögeleri başarıyla yansıtma ve öyküsünü anlatmada görsel ve işitsel özellikleri başarıyla kullanma becerisine sahip  bir sanatçı olduğu duygusunu uyandıyor. Filmin seslerinin anlaşılmasında kısmen sorunlar olduğu dikkati çekse de, özellikle müzik seçimlerinin ve kullanımının etkili olduğunu belirtmek gerekir. Öz olarak yeni bir şey söylemeyen ve daha önce denenmiş yolları kullanan 40’ın, en iyi erkek oyuncu dalında iddialı olduğu söylenebilir.  

 

 




 Site ile ilgili teknik problemleriniz için info@sinemafilm.net
Son güncellenme: 17-10-2009 19:46:48.